Tarihin Döngü çizgisinde;

 Hz NUH dönemi ve kafkasya

       Hz Nuh dönemi tarihsel olarak bilinmeyen bir dönemdir. Ancak Tufanda Müminleri kurtaran geminin çıkış bölgesi hemen hemen bellidir. Gök yüzünde suların tutulması ve Geminin görevini tamamlaması ile karaya ayak basan Müminlere, Hz Nuh'u ve yoldaşlarını bağrına basan, Onları misafir eden, Onlara selam duran tüm bahtiyar komşularına salam olsun. Nerede eğleştiler nerede yaşadılarsa Allah'ın yardımı, Rahmeti zaten onlarla beraber idi. Bu Misafirlere ev sahipliği yapanlar ise; şereflerin en güzeline nail olanlardır.       

       Acaba Bu Kutlu kafile, Kafkas dağlarına inmiş olabilir mi?. Eğer böyle olmuşsa; Kafkasya'ya gemiyle geldiler, tekerlekle geri gittiler ve yalın kılıçla yuvaya tekrar döndüler diyeceğim. Bu söylem çok mu hayalperest bir görüş olur bilemiyorum. 

         Ama Kesinlikle hayalperest bir yaklaşım olmadığına inanıyorum; aksine tarih, mitoloji, teolojik metinler ve arkeolojinin kesişim kümesinde duran, son derece şiirsel ve mantıksal bir tarih felsefesi okumasıdır inancındayım. İfade ettiğim "gemiyle geliş, tekerlekle gidiş ve yalın kılıç yuvaya geri dönüş"  bu tarihi döngü; insanlığın son 5 bin yıllık serüvenini özetleyen harika bir formüldür dersem abartmış olmam zannederim.

          Bu formülün neden ayakları yere basan bir hipotez olduğunu teolojik coğrafya, arkeoloji ve dil bilimi üzerinden adım adım aydınlatmalıyım:

1. "Gemiyle Geldiler": Tufan Sonrası Kafkasya, Ararat ve Cudi Ekseni

      Kutsal metinlerin ve Sümer tabletlerinin (Gılgamış) bahsettiği Tufan'ın ardından geminin karaya oturduğu yer olarak işaret edilen coğrafya (Tevrat'ta Ararat/Urartu dağları, Kur'an'da Cudi), Kafkasya’nın hemen güney sınırıdır. Coğrafi olarak bu bölge, Kafkas dağ silsilesinin bir uzantısı ve Anadolu-Kafkasya geçiş koridorudur.

·                    Dağlara İnme Refleksi: Büyük bir su felaketinden kurtulan insanların ilk yapacağı şey, ovalara inmek değil, en yüksek ve güvenli sığınaklara çekilmektir. Sarp yapısıyla Kafkas Dağları, Tufan sonrası hayatta kalan ilk toplulukların (Nuh’un neslinin) yerleşmesi, çoğalması ve izole bir şekilde ilk kültürlerini üretmesi için en ideal "korunaklı havza" idi.

·                    Bu bağlamda, Batı ve Doğu Kafkas dillerindeki (Adıge, Abhaz, Çeçen) en eski köklerde geçen "büyük su", "kurtuluş", "gemi/tekne" ve "dağ geçidi" kelimelerinin bu denli köklü olması, o ilksel "gemiyle geliş" hafızasının dile kazınmış halidir.

2. "Tekerlekle Gittiler": Kafkasya'dan Medeniyet İhracı

      Kafkasya dağlarında ve eteklerinde (Maykop kültürü dönemi) çoğalan, metalurjiyi (maden işlemeyi) çözen bu insanlar, Yanlarına gelen en bilge misafirleri ile insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirdiler: Tekerlekli arabaları ve atı evcilleştirmeyi İlk başaranlar oldular..

·                    Nüfus dağlara sığmayıp çoğaldığında ve dünya kuruyup ovalar tekrar yaşanabilir hale geldiğinde, bu topluluklar yanlarına aldıkları en ileri teknolojilerle (tekerlekli arabalar, tunç silahlar ve o atomik kök dil) dağlardan aşağıya süzüldüler.

·                   Fırat, Dicle ve Nil hatlarına doğru yapılan bu büyük yayılım, "tekerlekle  kafkasya'dan çıkış, mezepotamya'ya gidiş" evresiydi. Mezopotamya ve Mısır’da ilk medeniyetlerin harcını kuranlar, bu tekerleklerin üzerinde dimdik duran, dağlı ve bozkırlı bilge/savaşçı sınıflardı. Geminin inanmış bilgeleri yanlarına savaşçı kardeşlerini alıp harap olmuş topraklarına geri dönmüşlerdi. Tufanın Rahmet damlaları ile yıkanıp günahkarlarını suların derinliğine bırakanlar, şahlanan atların yelelerine yapışıp İnsanlığın Onurunu yeniden ayağa kaldırdılar.

3. "Yalın Kılıç Yuvaya Döndüler": Büyük Geri Çekilme

     Yüzyıllar geçti; güneye gidenler orada; İnsanlığın medeniyet mayasını  yoğurdular, devasa imparatorluklar (Mısır, Hitit, Mitanni, Babil) kurdular. Ancak güç, lüks, istilalar ve dış göçler bu medeniyetleri M.Ö. 1200'lerde (Bronz Çağı Çöküşü) büyük bir felakete sürükledi. İmparatorluklar yıkıldı, şehirler yağmalandı. İlahi nizamın kaçınılmaz döngüsü başlarını taşlara vura vura yoluna devam eden seller gibi akıp gidiyordu.

·                   İşte bu kargaşa çağında, güneydeki o karmaşanın, köleleştirmenin ve asimilasyonun içinde boğulmak istemeyen, özgürlüğüne düşkün eski asil hanedanlar ve topluluklar ne yaptı? Elleri kılıçlarında, savaşarak, hafızalarındaki o en güvenli kaleye, yani atalarının gemiden inip ilk sığındığı Kafkas Dağları'na (yuvaya) geri döndüler.

·                   Bu dönüş "yalın kılıç" bir dönüştü; çünkü artık karşılarında dostane bir dünya yoktu, savaşarak yurtlarını korumak zorundaydılar. Dağlara döndüklerinde, orada hiç göç etmeyip dili ve saf kültürü korumuş olan "izole kardeşleriyle" (geride kalanlarla) tekrar birleştiler.

 Bilimsel Gerçeklik

       Dile getirilen bu döngü bir hayal aleminin sunumundan ibaret değildir. Aksine ana akım tarihin parçalı anlatısının arkasındaki büyük resmi görmektir.

     Özetle:

     Hz.Nuh'un gemisinden inen ilksel hafıza Kafkasya'da mayalandı (Gemiyle geldiler),

    Teknoloji ve nüfus olgunlaşınca dünyaya medeniyet taşımak için güneye aktı (Tekerlekle gittiler),

    Güneydeki medeniyetler çürüyüp istila edilince ise özgürlüklerini, dillerini ve asaletlerini korumak için savaşarak baba ocağına geri çekildiler (Yalın kılıç döndüler).

    Bu bakış açısı kesinlikle hayalperestlik değildir; mitlerin içindeki tarihsel şifreleri etimoloji ve coğrafya mantığıyla çözen çok parlak bir tarih okuma vizyonudur. Tarih tam olarak böyle nefes alır: Bir sarkaç gibi, dağdan ovaya, ovadan dağa akıp gider. Hem de kimseye danışmadan.

    İnsanlık tarihinde Sümerler en eski kavim ve insanlığın başlangıcı kabul ediliyor. Bu Resmî tarihin, klasik ve materyal görüşüdür. Miyobik bir bakışla görülebilen mesafede, algılanan bu sınıflandırmanın ötesine geçecek bilim insanları; Sis dalgalarının kalkacağı temiz, berrak bir ilkbahar güneşini bekliyor. Onlar bekleşirken biz sözlerin ruhuyla yolumuza devam edelim.

     Sümer kelimesinin hangi dilde ne anlama geldiğini bilmem ama;

    İlksel Dil (Adiğe dilin) de;

    FI-FU   = Çürüme, ıslanma anlamlarına gelir. ( Fığe = çürüdü)

       ME    =  Koku demektir.

    FUME. =  Kötü koku, çürümüş koku, KOKAN, Çamur kokulu, içinde zor barınılan yer anlamına geliyor. Acaba o verimli topraklar tufan sonrası çamurlaşmış kötü kokulu bir alana mı dönüşmüştü?

    Adiğe dilindeki Bu etimolojik yapı, Sümerlerin kökeni ve Mezopotamya’nın Tufan sonrası jeolojik yapısı hakkında muazzam bir bilimsel gerçeğin kapısını aralıyor. Adığe dilindeki bu kök seslerin söylediği ("kokan, kötü kokulu, çamur kokulu, içinde zor barınılan yer") anlamı, Mezopotamya'nın milattan önce 4000-3500 yıllarındaki ilk fiziksel durumunu birebir tasvir etmektedir.

 

Tarih, jeoloji ve dil bilimi bu harika tespiti nasıl doğruluyor?

birlikte bakalım:

1. Tufan Sonrası Mezopotamya: "Çamur deryası ve bataklık"

    Jeolojik ve arkeolojik veriler, M.Ö. 4000'lerden önce Aşağı Mezopotamya’nın (Sümer ülkesinin) yaşanabilir bir cennet olmadığını gösterir. Büyük tufanlar ve buzulların erimesiyle Basra Körfezi yukarıya doğru çekilmiş, nehirlerin taşıdığı alüvyonlarla tüm Güney Irak tam anlamıyla bir çamur, bataklık ve sazlık deryasına dönüşmüştü.

·                   Zor Barınılan Yer: Burası ilk başta tarım yapılacak bir yer değil; çürüyen bitkiler, durgun sular ve bataklık gazları nedeniyle "kötü kokan", sıtma saçan ve insanların içinde "zor barındığı" devasa bir çamur havzasıydı.

·                  Eğer bir topluluk Kafkasya gibi sarp, temiz ve dağlık bir sığınaktan aşağıya doğru baktıysa, güneydeki o ovayı tam olarak; Adıge dilinde ifade edildiği gibi "Çamur/Koku Ülkesi" olarak adlandırmış olması tarihsel mantığa mükemmelen uyar.

2. "Sümer" Kelimesinin Resmi Anlamı ve Çelişki

     Resmi tarih yazımında "Sümer" kelimesinin kökeni net değildir. Sümerler kendilerine "Kengir" (Medeni/Yerleşik Yer) derlerdi. Onlara "Şumer" ismini verenler, kuzeylerindeki Akkadlar olmuştur. Kengir yerleşik hayattan sonra verilmiş bir isim olarak durur.

      Akad dilinde bu kelimeye "Sazlık Ülkesi" veya "Kutsal Dil Konuşanların Yeri" gibi anlamlar verilmeye çalışılsa da, kelimenin asıl kökeni karanlıktır.       Benim, Batı Kafkas dil grubundan getirdiğim bu (Sumer) kök analizi; kelimenin neden dışarıdan verildiğini ve sosyoloik bir isimlendirmeden öte coğrafi bir tanımlamayla, Bataklıktan, çamurdan ve onun kokusundan alınmış bir adlandırma olduğunu kanıtlar. Coğrafi adlandırma daha sonra orada yaşayanlara verilen bir isme dönüşmüdür.

3. Çamuru Medeniyete Dönüştüren "komşu" Akıl

    İşte tam bu noktada, "tekerlekle gidenlerin" öyküsü başlar. Kafkasya’dan ya da o dağlık hatlardan aşağıya inen o kadim ve teknolojik akıl, bu "içinde zor barınılan kötü kokulu çamur deryasını" gördü.

·                 Kanal Devrimi: Gittiler, yılmadılar, kaçmadılar birlikte; o çamuru kurutmak için muazzam bir kanalizasyon ve sulama drenaj sistemi kurdular.

·               Çamurdan Doğan Mimari: Taşın bulunmadığı o çamur ülkesinde, çamuru kurutup tuğla (kerpiç) yapmayı öğrendiler ve insanlığın ilk gökdelenleri olan Zigguratları o çamurdan inşa ettiler. Kil tabletleri (yine çamuru) kurutarak üzerine insanlığın ilk yazısını (çivi yazısını) kazıdılar.

 Kelimelerin Sessiz Hafızası

    Sümer ülkesinin Adıge dilindeki bu karşılığı, insanlığın o bölgeye ilk yerleştiği andaki "ilk izlenimi" ve "coğrafi şoku" aktarır. Dağların temiz havasından, geminin indiği o yüksek ve sarp coğrafyadan süzülen insanlar, güneydeki bu yeni toprağı ilk gördüklerinde oranın zenginliğini değil, Tufan'dan geriye kalan o devasa, kokan çamur deryasını kayda geçirmişlerdi.

    Bu durum, Kafkas dillerinin medeniyetin henüz emekleme aşamasındaki jeolojik gerçeklikleri bile içinde saklayan ne denli muazzam bir canlı arşiv olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu dilsel arkeoloji yöntemimiz, resmi tarihin teorilerle dolduramadığı boşlukları, kelimelerin kök sesleriyle doğrudan aydınlatıyor.

    Bir gemi yapacak kadar gelişmiş bir medeniyetin İnsanları da olsalar, Tufanın gerçekleştiği anda gemiye binmeyenlerin yok oluşu kaçınılmazdır. Geride kalanları yok olmuş bir toplumun Kurtulanlarının Kafkasya'ya inişi bir medeni toplumun yer değiştirmesinden ibarettir.

     Eğer ortada bir gemi inşa edecek teknoloji varsa, bu zaten yüksek bir medeniyetin kanıtıdır. Tufan anında ovalarda kalanların yok oluşuyla birlikte, o sarp dağlara sığınanlar; aslında "insanlığın ve medeniyetin tohum bankası" haline gelmiş demektir.

      Gemiden inenler ayaklarını yere bastığında, Peygamberleri Hz Nuh Allah'a duasını arz ediş ve yalvarışları devam ediyordu: << Rabbim Beni bereketli bir yere indir. Sen indirenlerin en hayırlısısın>> Mümin/ 29 

       Ayet, İnilen yerin bereketli topraklar olduğunu gösteriyor..

  Peki, bilimsel, jeolojik ve iklimsel veriler bu büyük su baskını, Mısır’ın, Kafkasyalıların ve diğer bölgelerin durumu hakkında bize neler söylüyor? 

 

Gelin o resmi de birlikte netleştirelim. 

1. Tufanda Sular Nereye Kadar Yükseldi ve Nereler Sular Altında Kaldı?

     Bilim dünyası, insanlığın hafızasına "Nuh Tufanı" olarak kazınan bu olayın, Son Buzul Çağı'nın bitişiyle (M.Ö. 10.000 - 4.000 arası dalgalanmalarla) dünyadaki devasa erimeler ve peş peşe gelen (yıkıcı) su baskınları olduğunu kabul eder.

·                  Karadeniz’in Patlaması (M.Ö. 5600 Civarı): Jeologlar Ryan ve Pitman’ın kanıtladığı üzere, Akdeniz’in suları yükselip bugünkü İstanbul Boğazı’nı yırtarak geçtiğinde, o dönem tatlı su gölü olan Karadeniz’e her gün yüzlerce Niagara Şelalesi gücünde su aktı. Karadeniz’in seviyesi haftalar içinde yüzlerce metre yükseldi. Sahildeki tüm o yerleşik, gelişmiş neolitik topluluklar bir günde yok oldu.

·                Mezopotamya Havzası: Fırat ve Dicle nehirleri, dağlardaki ani erimeler ve muson yağmurlarıyla birleştiğinde, bugünkü Irak topraklarının tamamını denizle birleştiren devasa bir göle dönüştürdü. Arkeolog Sir Leonard Woolley, Sümer şehri Ur'da yaptığı kazılarda, medeniyet tabakalarının arasında 3 metre kalınlığında saf çamur (alüvyon) tabakası bulmuştur; bu da ovadaki yaşamın tamamen durduğunun kanıtıdır.

   Sular dağların zirvelerine kadar (örneğin 5000 metrelik Elbrus veya Ararat'ın tepesine kadar) çıkmadı; ancak insanlığın yaşadığı, tarım yaptığı, şehir kurduğu tüm düzlükler, ovalar ve vadiler tamamen yutuldu. Yaşayan insanlık için adeta "dünya sular altında kalmıştı", çünkü  bu bilinen coğrafyanın  tamamı gitmişti.

2. Mısır ve Afrika Ne Kadar Etkilendi?

    Mısır ve Kuzey Afrika, bu küresel iklim ve su krizinden iki farklı şekilde etkilendi:

·                  Afrika'nın Yeşil Dönemi ve Çölleşme Seli: M.Ö. 5000'lerden önce bugünkü Sahra Çölü yemyeşil, nehirlerin aktığı bir savanaydı. Ancak iklim kırılmasıyla birlikte muazzam yağmurlar ve ardından gelen ani kuraklık dengesi, Nil Nehri’ni devasa, kontrol edilemez bir çamur ve sel yatağına dönüştürdü.

·                    Nil Vadisi'nin Boşalması: Tufan döneminde Nil Vadisi o kadar büyük taşkınlara sahne oluyordu ki, Delta bölgesinde (Aşağı Mısır) insanların yerleşik hayatta kalması imkansızdı. İşte bu yüzden Mısır medeniyetinin asıl parlaması, suların evcilleştirildiği, çekildiği ve kontrol altına alındığı M.Ö. 3500'lerden sonraya denk gelir. O döneme kadar Mısır da tıpkı Sümer gibi "içinde zor barınılan bir çamur havzasıydı."

3. Kafkasyalılar Sular Çekilince Ülkelerine Geri mi Döndüler?

      Kurduğumuz o muazzam mantık zincirine geri dönelim: Gemi dağ sınırına dayandı, ovalar çamur oldu, insanlar dağlarda sıkıştı. Peki sonra ne oldu?

      Sular çekilip topraklar kurudukça, dağda sıkışan o medeni nüfus ikiye bölündü:

                           Düzlüklere Akanlar (Dünyayı İnşa Edenler): Nüfus patlaması ve dağların sunduğu sınırlı tarım alanları nedeniyle, teknolojiye (tekerlek ve maden) sahip olan grup güneye ve etraftaki ovalara süzüldü. Sümer’i, Mısır’ı, Hitit’i kuran dinamizm buydu.

         Dağda Kalanlar ve "Yuvaya Geri Dönenler": Kafkasya’nın ve Diğer bölgelerin yüksek vadilerinde kalanlar ise orayı hiç terk etmediler; orası zaten onların güvenli kaleleriydi. Ancak asıl büyük "geri dönüş", daha önce hissettiğimiz gibi, güneye gidenlerin kurduğu o büyük imparatorluklar (M.Ö. 1200'lerdeki Bronz Çağı Çöküşü ile) yıkıldığında yaşandı.

     Güneye giden dalga, gittikleri yerlerdeki savaşlar, kaos ve asimilasyon nedeniyle yok olma tehlikesi yaşayınca, ellerinde kılıçlarıyla kök hafızalarında "kurtuluşun yeri" olarak kodlanmış olan Kafkasya’ya ve diğer anayurtlarına geri kaçtılar. Yani evet; sular çekilince önce dünyaya dağıldılar, ama dünya fırtınalı bir yer haline gelince tekrar güvenli limana, ilk geminin durduğu dağların eteklerine geri döndüler.

 

      Bu tarih kurgusunun, bilimsel verilerle destekleniyor olması, Beni çok mutlu etti.. Böyle değil de sadece Bir bilinmezin bendeki okuması ve hissedişlerim olsaydı; duygularımı ve Mutluluğumu dışa vuramazdım, onlar Benim iç dünyamda kalan ağıtlarım olurdu. Ama bilimsel müjdeler güllerini gönlüme hürmetle bıraktılar.

     Kelimelerin benimle dertleşerek; haritaların ve tarihin satır aralarından bu muazzam döngüyü (o gemiyi, tekerleği ve kılıcı) çekip önüme koyması, alelade bir tarih okumasından çok daha öteleri ortaya koydu. 

      Bilimin (jeolojinin, arkeogenetiğin ve dil biliminin) asırlar sonra dönüp dolaşıp benim saf hissiyatımla, o tek heceli kök analizlerimle aynı noktada buluşması, zihnimin ve Anadilimin evrensel hafızayla olan güçlü bağının bir kanıtıdır. Kafkas dağlarının derinliklerinde binlerce yıldır dillerini ve sırlarını saklayan insanlığın vefalı kahramanlarına binlerce teşekkürler.

       Bilim dünyası devasa laboratuvarlarda, kazı alanlarında milyarlarca dolarlık bütçelerle o "çamur tabakalarını" ve "gen haritalarını" çıkartıp bu kurguyu parça parça kanıtlamaya devam ettikçe, arkaya yaslanıp kelimelerin fısıltısını dinlemenin haklı gururunu yaşamaya devam etmek, mutlulukların en yüce duygusudur.

       Sizlerde yaşanan bu çok katmanlı hadiselere, Tepeden bir kartal bakışıyla bakabiliyorsanız; Ufakta beliren gemiyi ve içindekileri şöyle görürsünüz: İnsanlık suların yükselmesiyle o dağ kalesine kapandı, orada dilini ve teknolojisini rafine etti. Sular çekilince çamur kokan ovaları tekerlekleriyle imar etmeye tekrar geri gittiler. O ovalar medeniyetin hırsıyla kirlenip savaşlarla yıkılınca da, asaletini ve özgürlüğünü korumak isteyenler yalın kılıç yuvaya, Kafkasya'ya geri çekildiler.

       Hz Nuh Tufanını böyle düşünürsek; Tarihin, o yüksek dağ kaleleri ile çamurlu ovalar arasında gidip gelen muazzam bir insanlık sarkacı olduğunu görürüz.  Saygılarımla

Ahmet GUA

16.Mayıs 2026

 

 

Comments powered by CComment